• Aristo, Nikomakus’un Etiği başlıklı erdem, kişilik ve iyi bir yaşam hakkındaki felsefi incelemesinde, duygusal hayatımızı akıllıca yönetmeye çağırıyor bizi.

Tutkularımız; düşüncelerimizi, değerlerimizi, yaşam mücadelemizi yönlendirir ve iyi kullanıldığında bir bilgelik içerirler. Ancak kolayca yoldan çıkabilirler, çoğu zaman olan da budur. Aristo’nun da gözlemlediği gibi, sorun duygusallıkta değil, duyguların ve ifadelerinin uygunluğundadır. Sorulması gereken soru ise şudur:

“ Duygularımızı akılla nasıl birleştirebiliriz? Sokaklarımıza nezaketi, toplumsal yaşamımıza şefkati nasıl taşıyabiliriz?”

        Bizler, binlerce yıl boyunca akılla uğraştık. Aklı anlamak, aklın nasıl işlediğini bulmak, aklın üstünlüğünü sağlamak bizim için önemli oldu. Birçok alanda, akılcılık yıllarca en önemli unsur olarak görüldü. Yalnızca akla başvurulduğundan, serinkanlı akılcılar, buz gibi soğuk dijital beyinler, kontrol altındaki robotlar ortaya çıkarken yürekleri ihmal ederek gün geçtikçe daha kalpsiz olduk. Aklı bu denli önemserken duygularımızı fazla önemsenmedik. Aklı erkeklere, liderlere, komutanlara; duyguyu ise kadınlara, annelere, sanatçılara, sairlere yakıştırdık. Duyguları insanın zayıf yanı olarak gördüğümüz için “duyguların gücü” nü hiç bir zaman bilemedik. İşyerindeki duygularımız ise uzun yıllar boyunca, yöneticiler tarafından örgütlerin rasyonel işleyişini aksatan bir uğultu olarak görüldüler.

    1990 yılına gelindiğinde, New York Times’da, küçük bir akademik dergide biri New Hampshire Üniversitesi’nde, diğeri de Yale’de bulunan John Mayer ve Peter Salovey adlı iki psikolog tarafından yayınlanan bir makalede “duygusal zekâ” diye adlandırdıkları bir kavram ilk kez dile getirildi. O dönemde, hayatta mükemmellik standardı olarak IQ’nun üstünlüğü sorgulanamaz, zekânın genlerimize mi işlendiği, yoksa deneyime mi bağlı olduğu konusunda tartışmalar yapılırdı ki birden bire, hayattaki başarının unsurları hakkında yeni bir düşünme şekli belirdi. Kendini harekete geçirebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, dürtüleri kontrol ederek tatmini erteleyebilme, ruh halini düzenleyebilme, sıkıntıların düşünmeyi engellemesine izin vermeme, kendini başkasının yerine koyabilme ve umut besleme; Neredeyse yüz yıldır, yüz binlerce kişi üzerinde yapılmış araştırmalara dayanan IQ’nun aksine, duygusal zekâ yeni bir kavram olarak literatür de yerini alarak aynı zamanda yeni bir kapı da açtı bizlere.

   Modern çağa ayak bastığımızda hızlı ve yorucu yaşamda insanlar, hızla gelişen teknoloji ile birlikte, karmaşık ilişkiler içinde kendilerini buldular ve duygularını, sorunlarını ifade etmekte sıkıntı ile karşılaştılar. Bu tempoda kişilerin uyumlanabilmesi, mutluluğa ulaşarak doyum sağlayabilmesi duygusal zeka becerilerini kullanmadaki başarısı ile orantılı oldu. Bununla birlikte, okulların ve giriş sınavlarının IQ’ya ne kadar önem verdiği ortadayken, IQ’nun tek başına iş dünyasında ya da hayattaki başarı düzeyini açıklamakta bu denli yetersiz kalması ise  ayrıca şaşırtıcıydı. Bireylerin kendini tanıyarak kontrol ve motive etmesi, isteklerini erteleyebilmesi, duygusal değişimlerini kontrol ederek engellemeler karşısında direnebilmesi, diğer kişilere anlayışla yaklaşarak  onların en derin duygularını sezinleyebilmesi, etkin ilişkiler kurup sürdürebilmesi özellikleri, öğrenilebilir psikolojik ve sosyal yeterlikler olarak karşımıza çıktı. Duygusal zeka adı verilen bu yeterliliklerle birlikte, bizlerin yaşamdaki başarısının ve doyumunun en üst düzeye çıkabileceği  gerçeği ise artık kaçınılmaz oldu .         

  Hepimiz okulda başarılı ama yaşamda mutsuz ve/veya başarısız ya da akademik testlerde başarısız ama sağduyu ve yaratıcılığa sahip, sosyal ilişkileri mükemmel insanlar tanımışızdır. Duygusal zeka (EQ) ile ilgili çalışmalar; akademik yönden parlak zekalı insanların gerek iş, gerekse özel yaşamlarında her zaman en başarılı kişiler arasında olmadıklarını ortaya koymuştur. Uzmanlara göre akademik zeka (IQ)’nın yaşamdaki başarıyı etkileyen faktörler içindeki payı, en kötümser tahminle %4, en iyimser tahminle %20’dir. Bilim adamları IQ dan farklı olarak EQ’yu her zaman ve her yaşta geliştirilip ilerletilebilen öğrenilebilir bir zeka alanı olarak görmektedirler. Uzmanlara göre, duygusal zeka düzeyi kalıtımsal olarak tayin edilmediği gibi, gelişimi de sadece ilk çocukluk dönemlerinde gerçekleşmez. Genel bir kanı olarak, 13-19 arasındaki yaşlardan sonra pek fazla gelişim göstermeyen IQ’nin tersine, duygusal zekanın öğrenilme olasılığı oldukça fazladır ve yaşam boyu gelişmeye devam ederek daha yeterli düzeye ulaşabilir. Aslında duygusal zeka ve IQ arasında bir bağlantı vardır. Duygusal zeka, önemli sorunları çözmek ya da önemli bir karar vermek gerektiği zaman, IQ’nun yardımına koşar ve bunları daha nitelikli biçimde ve çok daha kısa bir sürede yapmayı sağlar.

    Duygular her birimizde vardır ve sadece duygulara sahip olmak günümüz dünyasında yeterli değildir. Bilmeliyiz ki, eğer bizler birey olarak iş, eğitim ya da özel yaşamımızda istediğimiz sonuçlara ulaşmak için duygularımızı istediğimiz yönde akıllıca kullanabiliyor ve istediğimiz sonuçları elde edebiliyorsak kendimizden “duygusal zeki” olarak bahsedebiliriz. Duygusal zeki insanlar olarak da kaliteli yaşamımızın anahtarı olan duygusal zekamız ise duygularımızın enerjisini günlük yaşamımıza ve işimize etkin bir biçimde yansıtarak uygun tepkiler vermemizi sağlayan en kuvvetli yönümüz olmanın haklı gururunu taşımaktadır.

    “Eski bir Japon masalına göre, kavgacı bir samuray günün birinde bir Zen ustasını cennet ve cehennem kavramlarını açıklamaya davet eder. Ancak rahip onu küçümseyen bir tavırla, “Sen eşeğin tekisin. Senin gibilerine zaman harcayamam,” der. Onuru zedelenen samuray, öfkeden köpürerek kılıcını kınından çıkarıp, “Seni bu küstahlığın için öldürebilirim,” diye bağırır. “İşte,” der Zen rahibi sakince, “bu cehennemdir.” Samuray, kapıldığı öfkeyi ima eden ustanın doğru sözleri karşısında irkilir ve sakinleşerek kılıcını yerine koyar. Sonra da eğilip, kendisine kazandırdığı içgörü için rahibe teşekkür eder. “İşte bu da cennettir,” der rahip.”

Samurayın nasıl bir sinire kapıldığını birden fark etmesi, duygunun rüzgârına kapılıp gitmekle bunun bilincinde olmak arasındaki önemli farkı sergiler bize ki Sokrates’in “Kendini bil” öğüdünün zamandan bağımsız güzelliğini de derinden sorgulatır.

Author

Write A Comment