Category

Etkinlikler

Category

ERTELEME( DEN) BAŞLA(MAK)

      Hiçbir zaman kaybetmem. Ya kazanırım, ya da öğrenirim.

                                                                                          Nelson Mandela

 

Zaman. En büyük belirleyici olarak hayatlarımızın merkezinde. Dün, bugün ve yarın arasına sıkışmış kalmış bir şekilde yaşarken zamanı hatırlamak için bile zamana ihtiyacımız var.

“Anı yaşa!”, “Akışta ol!”, ”Şimdi ve burada”, vb. mottoları içinde bir şeyleri kaçırmadan, atlamadan yaşamanın telaşı içinde olanlar ve yaşayanlar için değil sözüm. Sözlerim; dünde kalanlar, gelecekte yaşayanlar, tam olarak an mottosu içinde kalsa da yine de yetişemeyenler, farkında olmayanlar, geç kalanlar, önden gidenler, telaşlılar, aşırı sakinler, plansızlar, erteleyenler için….

Okulda yaptığım koçluk çalışmalarına katılan bir öğrencimle yaptığımız ilk seansta tam da bu konu çıkmıştı karşımıza. ZAMAN… Yapılan yaşam çarkı alanlarını yorumlarken vardığı sonuç onu da şaşırtmıştı. Yaptığı yorumlardan ulaştığı sonuçlar, bunların farkındalığı hem görmeye hem de yaşamaya değerdi. Odaklanamadığından ve unutkanlığından yola çıkarken, zaman ile olan bağına ve algısına ulaşması, hayatını zorlaştıran durumun zamanı algısından kaynaklandığını fark etmesi uzun sessizliklere dönüşmüştü. Gelecekte yaşamak, sürekli gelecekte neler olacağını düşünmek, bu düşüncelerin oluşturduğu kaygı ortamı onu planlama yapmaktan,  şimdiden, an dan  uzaklaştırmış, odaklanma, unutkanlık ve erteleme davranışı olarak kendini göstermişti. Farkındalığı ile yaptığı aksiyon planına, paylaşılan teknikleri ekleyerek bağlı kalan ve yol alan öğrencimde, yaşadığı değişimin etkisi memnuniyet verici oldu.

Zaman deyip geçmeyelim lütfen. Zaman algısının nereden geldiği konusunda hala araştırmalar yapılmakta. Birçoğuna göre kalıtımsal bir özellik. Diğer bir gruba göre aileden ve eğitimden geliyor. Amerikalı yazar Robert V. Levin’e göre zaman algısının bir de kültürel boyutu var. Levin 1997 yılında yayımladığı Zamanın Coğrafyası isimli kitabı için ekibi ile birlikte 30 ülke gezmiş. Araştırmanın sonuçlarına göre İsviçre, İrlanda, Almanya ve Japonya zamanın en hızlı aktığı ülkeler olarak ön plana çıkmışlar. Sürekli bir yere yetişmeye çalışan, zamanı verimli olarak kullanmaya çalışan kültürler bunlar. Zimbardo’ya göre gelecek odaklı insan semptomları gösteriyorlar. Öte yandan Meksika, Endonezya, Brezilya ve El Salvador, zamanın en yavaş aktığı ülkeler olmuş. Bu ülkelerde yaşayanların zaman kavramları oldukça esnekmiş. İnsanlar zamana değil, zaman insanlara uyuyormuş. Zimbardo’ya göre bu, günümüz odaklı insanların sergileyeceği bir davranış.*

Zaman algısının kişinin yaşamındaki öneminden bahsetmek kadar kişinin, zamanın, hayatındaki yerini anlamasını sağlamakta bir o kadar anlamlı. Stanford Üniversitesinde yine Prof. Zimbardo’ nun, zaman algısına olan ilgisi sonucunda yaptığı meşhur Stanford Hapishane deneyi de bu anlamda oldukça dikkat çekici. Zimbardo ve ekibi bir grup üniversite öğrencisine ilginç bir teklifte bulunmuş: “iki hafta boyunca kampüste yarattığımız sahte hapishaneye girip mahkummuş gibi davranın!”. Ekip başka bir grup öğrenciden, arkadaşlarının yattığı hapishanenin gardiyanları olmalarını istemiş. Beklenmedik bir şekilde, gardiyan rolündeki öğrenciler mahkumlara kötü davranmaya, mahkum rolündekiler ise, gardiyanların karşısında pasifleşmeye başlamış. Öğrencilerin rollerini bu kadar benimsemesi araştırmacıları şaşırtmış, yaşananlar nedeniyle altıncı günün sonunda deneyi bitirmek zorunda kalmışlar. Bu deney üzerine Zimbardo düşünmeye başlamış: Hepsi rasgele seçilmiş, başarılı birer üniversite öğrencisi olan bu gönüllüler nasıl olur da dünyadan bu kadar kopabilirler? Deney bittikten sonra hayatlarına geri döneceklerini ve aynı sınıfta okumaya devam edeceklerini unutmuş olabilirler mi? Acaba deney sırasında öğrencilerin geçmiş ve gelecek algıları uçmuş olabilir mi? *

Zimbardo’ ya göre insanlar zamanı algılayışlarına göre altı kategoriden birine düşüyorlar. Her insanda her kategori biraz var ama birisi daha baskın. Temelde üç zaman odağı var. Geçmiş zaman odaklılar, şimdiki zaman odaklılar ve gelecek zaman odaklılar. İki grup geçmişte, iki grup gelecekte ve iki grupta şimdi de yaşıyor.* Acaba “Siz vaktinizi hangi zaman diliminde geçiriyorsunuz?”.

Ne yaşadığımız kadar bunu nasıl yaşadığımızın temelidir zaman. Balıkların suda yüzdüklerini algılamaması gibi, insanlar da çoğu kez içinde yaşadıkları zamanı unuturlar. Çoğunlukla geçmiş, gelecek ya da şimdi zaman merkezlerinden birine saplanıp kalırlar.

Dilerim ki; geçmiş, keşkelerinizin, gelecek, gerçekleşmeyecek hayallerinizin mimarı olmadan, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dengede kalmanın yollarını öğrenerek hayatınızı kolaylaştırmak, yaşamanın tadına varmak için Erteleme!(den) Başla!(mak),  kişisel yolculuğunuzun pusulası olsun.

Sevgilerimle….

 

*(Mümin Sekban, Başarı Bilimi, Alfa, İstanbul, 2016,144-145-158-159).

DUYGUSAL ZEKANIN EĞİTİMDE ÖNEMİ

                   

            Bilgiye ulaşmanın zor olmadığı, sınırların kalktığı çağımızda artık sadece bilgiye sahip olmak değil bu bilgiyi kullanmak ve paylaşmak konularında iletişim becerilerine sahip olmanın önemi aşikardır. Etkili İletişim becerilerine sahip olmak ise Duygusal Zekamızı ne kadar etkin kullanabildiğimiz ile alakalıdır.

      Okul, her zaman çocukları sosyalleştirmek ve onları hayata hazırlamak amacı üstlenmiştir. Bu hazırlama amacı ise çok geniş bir yelpaze şeklinde yayılmaktadır. Okul, öğrencilere verdiği matematik, fen bilimleri, dil eğitimi gibi eğitimlerle beraber çocukların kendilerini nasıl yöneteceklerini, öz farkındalık, başkalarının farkındalığı, özyönetim gibi duygusal becerileri nasıl geliştireceklerini de öğretmelidir. Öğrenciye karmaşık duyguları nasıl ele alacağı, diğer insanlarla nasıl geçineceği, nasıl işbirliğine gireceği, yalnızlıkla nasıl mücadele edeceği, karşılaştığı zorluklardan nasıl ders çıkaracağının öğretilmesi gerekliliği aşikardır. Günümüzde bir öğretmenin sadece alan bilgisine sahip olması yeterli değildir. Çocukları gelecekte başarılı ve mutlu bireyler olarak görebilmek için Duygusal Zekası yüksek ve bunun davranışlarına gerçekten yansıtabilen öğretmenlere ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, yöneticinin Duygusal Zekası okul yönetimini etkilemektedir. Bu bağlamda ele alındığında müdürlerin mesleki deneyimini, yönetim bilgisini, akademik bilgisini, sezgisini, kişisel niteliklerini, kavrayışını okulunu yönetmede kullanma şekli duygusal zekaya dayanmaktadır. Kişiler arası ilişkilerde daha iyi olmayı sağlayan nitelikler (örneğin, özfarkındalık, başkalarının farkındalığı, özyönetim, empati, kendini ayarlama, iyi sosyal beceriler, işbirliği) Duygusal Zekayla bağlantılıdır. Yüksek duygusal zeka puanına sahip olan bireyler daha iyi ilişki kurmaktadırlar. Araştırmalar etkili eğitim yöneticilerini ayrı bir yere koyan birçok yeterlilik ortaya koymuştur. Bu liderlerin, ikna edebilme güçlerinin ve başarı motivasyonlarının yüksek olduğu, hatta çok iyi düzeyde önderlik gösterdikleri görülmüştür. Ayrıca bu liderler, örgütte var olan olanakları bilirler ve tereddüt etmeden harekete geçerler. İnsanlarla iyi geçinmek duygusal zekanın önemli yönlerinden biridir. Etkili liderler; fikir birliği oluşturma, takım çabalarını koordine etme, çoklu bakış açılarını takdir etme ve verimsiz tartışmaları engelleme konusunda ustadırlar. Bu yetenekler, liderlerin amaçlarını gerçekleştirmek için gereken olumlu ilişkileri geliştirmelerini sağlar. 

           Bir çok araştırma eğitimcilerin ve yöneticilerin Duygusal Zekaya sahip olmasının örgütler için hayati önemini ortaya koymaktadır: Örneğin Pamukoğlu (2004), araştırmasında yönetici etkinliği ile duygusal zeka puanları arasında pozitif ve yüksek ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Yine farklı araştırmalarda yöneticilerin duygusal zekası ile tükenmişlikleri arasında ilişki olduğu, duygusal zekânın dönüşümcü liderliğin tüm boyutları ile olumlu yönde ilişkili olduğu, yöneticinin duygusal zekası ile insana yönelik liderlik davranışları arasında olumlu bir ilişki bulunduğu, ilköğretim okulu müdürlerinin duygusal zekası ile öğretmenlerin iş doyumu arasında çok güçlü bir ilişki olduğu, müdürlerin duygusal zekasının öğretmenlerin iş doyumunu pozitif yönde etkilediği, müdür yardımcılarının duygusal zekâ düzeylerinin, öğretmenlerin hem örgütsel vatandaşlık davranışları, hem iş doyumu, hem de duygusal adanmışlık düzeyleri üzerinde olumlu etkiye sahip olduğu, yöneticilerin duygusal zekaları ile insana yönelik liderlik davranışları arasında olumlu ilişki olduğu, ilköğretim okulu müdürlerinin öğretimsel liderlik davranışlarıyla duygusal zekası arasında “yüksek” ve pozitif ilişki bulunduğu, orta öğretim okulu müdürlerinin duygusal zeka düzeylerinin okul başarısıyla yakından ilgili olduğu, okul müdürlerinin dönüşümsel liderlik davranışları ile duygusal zeka boyutlarından kişisel becerilerini kullanma düzeyleri arasında pozitif yönde, anlamlı bir ilişki bulunduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. 

        Okul denilen örgütte duygusal zekası yüksek okul yöneticisinin, düşünme, planlama, uzun vadeli bir işi tasarlama ve sorunları çözümlemede daha başarılı olması beklenir. Kendini harekete geçirebilen, aksiliklere rağmen okulun amaçlarını gerçekleştirme doğrultusunda yoluna devam edebilen, dürtülerini kontrol ederek doyumunu erteleyebilen, ruh halini düzenleyebilen, sıkıntılarının düşünmesine engel olmasına izin vermeyen, kendini başkalarının yerine koyabilen, başkalarının duygularını paylaşabilen kısaca duygusal yetkinliğe ulaşmış okul yöneticileri, aynı amacı gerçekleştirmek doğrultusunda birlikte çalıştığı öğretmen ve diğer personelle daha uyumlu ilişkiler kurabilecektir. Çünkü okul, ilişkilerin çok yakın, içten ve candan olması gereken bir örgüttür. Bununla birlikte  sınıf içinde pek çok problemle karşılaşan öğretmenlerin bu problemleri  ve sorun olabilecek durumları önceden belirleyerek çözebilmeleri, öğretim yöntemlerini ve öğretmen öğrenci etkileşimini daha başarılı bir şekilde kullanabilmeleri duygusal zeka yeterliliklerine sahip olmalarıyla mümkündür. Dolayısıyla bu amaçla öncelikle eğitimin yapı taşı olan öğretmenlerin duygusal okuryazar olmaları sağlanmalıdır ki, öğrencilere hem örnek olabilsin, hem de olumlu öğrenme ortamlarını oluşturabilsin.

       Tüm bu yazılan ve yazılmayan bir çok neden yüzünden bir eğitimci olarak geleceğimizin teminatı gençlerimizin gelişiminde Duygusal Zekanın varlığının öneminin ve gerekliliğinin farkındayız. Duygusal Zeka kavramının romantik bir kavram olarak konuşulmaktan çıkarılarak kişilerin hayatlarının her alanında kullanabilecekleri bir beceri olarak hak ettiği yeri almasının gerekliliğine yürekten inanıyoruz. bcc Turkey olarak, en önemli alan olarak gördüğümüz eğitim alanında, bilimsel dayanaklar ışığında Duygusal Zeka Eğitimleri ile Duygusal Zeka Mentörlüğü  yaparak geniş kitlelere ulaşmak ve bu vesile ile kurum kültürüne artı değer katmak en büyük hedefimiz.

           Amacımız; Eğitim Kurumlarında geleceğimizin teminatı olarak yetişen gençlerimizin Duygusal Zeka becerilerini geliştirmek ve etkili bir şekilde kullanmalarını sağlayarak akademik başarılarını taçlandırmaktır. Bunu yapabilmek için akademik bilgiyi veren öğretmenlerimiz ile okul yönetiminin Duygusal Zeka yetkinliklerini etkili kullanabilmelerinin önemi büyüktür. Bu gerçekten hareketle kurumsal düzeyde vermiş olduğumuz Koçluk becerileri ile desteklenen GENOS  Duygusal Zeka Modelini ve Gelişim Programlarını eğitim alanında yapılandırmaktayız.

              bcc Turkey, ICF (Uluslararası Koçluk Federasyonu) Global’in resmi iş ortağı olan GENOS International’ın Türkiye temsilcisidir. GENOS Çözümleri, iş yaşamı profesyonellerine, performanslarını geliştirmeleri konusunda kalıcı etkili gelişim araçları ve programları sağlar. 

          bcc Turkey olarak, bilimsel değerlendirme araçları ve gelişim programları ile kurumların başarılarına ve sürdürülebilir verimliliklerine direkt etki ediyoruz. Profesyonellerin, duygusal zeka yetkinliklerini, iletişim becerilerini ve davranış modellerini güçlendiriyoruz. Fortune 500 şirketlerinde de tercih edilen GENOS Çözümlerini ve gelişim programlarını ülkemizdeki kurumlarda uyguluyoruz. 

        bcc Turkey ve kurumsal çalışmalarımız konusunda bilgi edinmek için bize  ulaşabilirsiniz. Konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi vermekten, size uygun çözümleri konuşmaktan ve  sizinle tanışmaktan mutluluk duyarız.


N. Nazlı AKYILDIZ

MATEMATİK ÖĞRETMENİ 

NEURO STUDENT COACH

bcc Turkey GENOS Duygusal Zeka Uygulayıcısı

Tel: 0505 4009436

http://bccturkey.com/kurumsal-calismalarimiz/

EĞİTİMDE DUYGUSAL ZEKA ve ANLAMI

Eğitim sistemleri bireyin bilgi, duygu, tutum ve davranış gibi tüm özelliklerinin gelişimini hedeflemekle birlikte, eğitim programları bilişsel becerilere yoğunlaşmıştır.

                                    Gününün büyük bir kısmını okulda geçiren, aile ilişkileri anne babaların yüklü iş temposu ve büyük kentte yaşamanın getirdiği güçlüklerle oldukça kısıtlanmış olan öğrencilerin, giderek itildiği yalnızlık ve sevgisizlik ortamında sapkın ilişkiler, şiddete yatkınlık, çetelere katılma, uyuşturucu kullanımı, çocuk denecek yaşta istenmeyen gebelikler ve benzeri sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Bu durum günümüz toplumlarında okulun işlevinin sorgulanmasına yol açmıştır. Oysa bilgi çağı toplumunda başarı kavramı değişmiştir. Artık bilmek başarılı olmak demek, değildir. Bilgi isteyen herkesin rahatlıkla ulaşabildiği bir değerdir. Dolayısıyla iş gücü tanımı da değişmiştir. Pek çok şirketin iş ilanlarında, alanında uzman olmak istenmekle birlikte yeterli görülmemektedir. Bunun yanı sıra sürekli kendini yenileyebilen, insan ilişkilerinde başarılı, kendini motive edebilen, girişimci, sorun çözme gibi pek çok duygusal zeki yeterliliklerine sahip bireyler aranmaktadır. Bu özellikler bireyin duygusal zekasının geliştirilmesinin önemini ortaya koymaktadır. Öyleyse nedir duygusal zeka, temel özellikleri nelerdir, eğitimdeki rolü neden önemlidir? sorularının cevaplanması gerekmektedir.                    

          İnsanların yaşamın zorluklarının üstesinden gelmelerinde IQ’ nın etkisi olmasına rağmen tek başına yeterli olmadığı saptanmıştır (Erginsoy, 2002). Okulların ve giriş sınavlarının IQ’ya ne kadar önem verdiği ortadayken, IQ’ nun tek başına iş dünyasında ya da hayattaki başarı düzeyini açıklamakta bu denli yetersiz kalması şaşırtıcıdır. Duygusal zeka kavramının gelişmesi, hayatta kimin başarılı olacağını öngörmeye çalışan akılcı düşünme konusundaki geleneksel ölçümlerin bu ihtiyaçlara cevap verememelerine dayanır. Goleman’a (1996) göre yapılan araştırmalar IQ’nun hayattaki başarıyı belirleyen faktörlerin sadece %20’sine katkısı olduğunu göstermiştir. Bu görüş, IQ’nun üstünlüğüne inanan araştırmacıların ulaştığı sonuçlarla uyumludur. Demek oluyor ki, tek başına IQ çalışma hayatında kimin başarılı olup kimin başarısızlığa uğrayacağını belirleyememektedir. Yüksek IQ’lu kişilerin işlerinde kesinlikle başarılı olacaklarını düşünmek büyük bir yanlıştır. Sosyal yaşamda yüksek IQ’lu birisi başarısız olurken, normal IQ’lu biri başarılı olabilmektedir (Bülbüloğlu,2001; Erginsoy, 2002; Seligman, 1998; Goleman, 1996). IQ ve duygusal zekii birbirlerine karşıt değil, birbirlerini tamamlayan yeterliliklerdir.

                        Modem çağın hızlı ve yorucu yaşamında insanlar karmaşık ilişkiler içinde kendilerini bulmakta ve duygularını, sorunlarını ifade etmekte pek çok sıkıntı ile karşılaşmaktadırlar. Bu denli yoğun bir tempoda bireylerin mutluluğu ancak ruhsal ve duygusal anlamda doyumla sağlanabilecektir. Duygusal zeka kavramının altındaki temel varsayım, başarının ve mutluluğun IQ olarak tanımlanan zekanın ötesinde başka şeylere bağlı olduğudur. Duyguları dikkate almak, duyguları ifade etmedeki açıklık ve başkalarının duygularını doğru analiz edebilmek, bireyleri daha fazla güvenilir ve değişime daha açık bireyler yapacaktır. Burada duygusal zekanın önemini savunan tez, duyarlılık, kişilik ve ahlaki güdüler arasındaki bağlantıya dayanır. Ahlaklı olma veya moral değerlere sahip olma, kişilik sahibi olma gibi özelliklerin temelinde duygusal zeka yetenek ve becerilerinin olduğunu göstermektedir. İçinde bulunduğu topluma ve onun sorunlarına duyarlı, sorumluluk sahibi, güvenilen ve başkalarına güvenebilen, sorunlarının çözümünde olumlu enerji yayan, sabırlı, hoşgörülü, tutarlı, kararlı, azimli bireyler, duygusal zeka seviyesi yüksek olan kişiler olarak tanımlanırlar. Bu süreçte duygusal zeka yeterliliklerinin bilişsel yeterliliklerle sinerji oluşturduğu görülmektedir. Üstün performans gösterenler her ikisine de sahiptirler. İş ne kadar karmaşık ise duygusal zeka o kadar önem kazanır.

         Küreselleşme ve bilgi patlamasına bağlı olarak toplumsal süreçler ve değer yargılarındaki hızlı değişim ve farklı ahlaki anlayış ve yaşam biçimlerinin oluşması, şiddetin okullara kadar yaygınlaşması, kendine ve içinde yaşadığı topluma yabancılaşan bireylerin artması, eğitimcileri ve eğitim sistemini ağır ithamların altında bırakmaktadır. Öğretmenler pek çok iletişim kanalının etkisi altındaki yeni öğrenci tipinin sorunlarına geleneksel eğitim anlayışı ile çözüm bulmakta zorlanmaktadır. Artık okulların sadece akademik eğitim yuvası rolü yetersiz kalmaktadır. Geleneksel okullar, yalnız akademik başarıya önem vererek insanların diğer doğal yeteneklerini daraltmaktadırlar; duygulardan soyutlanmış yüzeysel yaşantılarla yetindiği için kalıcı ve köklü davranış değişiklikleri sağlayamamaktadırlar ve öğrenciler için bir yarışma ortamı haline gelerek öğrencilerin çoğunda yetersizlik duyguları yarattığı gibi karşılıklı güven ve dayanışma duygularını da yok etmektedir. Çağdaş eğitim sistemleri bireyin zihinsel,  bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir bütün olarak gelişimini hedefleyen ilkeleri benimsemiş olmalarına karşın henüz bu ilkeyi uygulamalara yansıtamamış bulunmaktadırlar. Tüm bunlar da göstermektedir ki, insan zihninin gelişiminin ancak ona bağımsızlık sağlayıcı bir duygusal gelişimin dikkate alındığı eğitimle birlikte olduğu henüz yeterince kavranamamıştır (Kılıççı,1992). Tüm bu sorunlar karşısında duygusal zeka  geleneksel öğretim ve öğretim tasarımının eksikliklerinin üstesinden gelmeyi deneyen, duygu ve öğretim alanında yeni bir yaklaşım olarak kendini göstermektedir ve her gün biraz daha artarak eğitim sistemine akmaktadır. Böylece sosyal ve duygusal yönden gelişen ve duygusal zeka yeterliliklerine sahip bir birey yaşamda daha mutlu olacak, hem de çevresindeki insanlara mutluluk getirecektir (duygusalzeka.8m.com,2005). Duygusal zekanın öğrenme ve tecrübe ile geliştirilebilir olması eğitimcileri bu konuya yoğunlaştırmıştır. Ülkemiz şartlarında duygusal zeka eğitiminin gerekliliği aşağıdaki gerekçelerle açıklanabilir(Tuyan ve Beceren, 2005 );

      Duygusal zeka becerilerinin öğretimi kısmen de olsa, gizli müfredat içerisinde yer almaktadır (Ültanır,1997). Ancak daha önce de ifade edildiği gibi, okullarda zihinsel beceriler ön plana alınarak, gizli müfredat dikkatlerden kaçmıştır. Bunun yanı sıra duygusal becerilerin eğitiminin daha zor olması, yoğun emek istemesi ve nasıl öğretileceğinin bilinmemesi eğitimciler tarafından zamanla ihmal edilmesine neden olmuştur (Bacanlt, 1999). Goleman’ın (1996) duygusal zeka konusundaki çok ilgi gören kitabı eğitim alanında yapılan araştırmalardan örnekler vermektedir. Goleman (1996) bu konuda duygusal okuryazarlık adı altında şu öneriyi getirmektedir; duygusal zeka dersleri bütün derslerin içerisine yayılabilir ve/veya programda yer olduğu takdirde ayrıca okutulabilir. Goleman (1996) duygusal zeka eğitiminin hangi yaş ve gruplar üzerinde uygulanması sorusuna ise değişik araştırmaları destek göstererek okul öncesinde bebeklerin eğitiminden başlayarak tüm yaşlarda verilmesinin sistematik olarak vurguyu da arttıracağı görüşündedir. Ancak, duygusal zeka eğitiminin verileceği yaş grubunun özelliklerine göre programın hazırlanmasını, gelişmesine göre ayarlanması ve değişik yaşlarda, çocuğun değişen anlayışına ve karşılaştığı zorluklara da uyacak biçimlerde tekrar edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Organizasyonlarda duygu ve öğrenmeyi araştıran Hopfı ve Linstead (1997) çocukların nasıl öğrendiğ; “konusunda yapılan araştırmaların önemini belirtir ve çocukların sadece içeriği öğrenmediğini, aynı zamanda çalışmalarına nasıl değer verileceğini, akranlarıyla nasıl ilişki kuracaklarını, öğretmenlerine ve arkadaşlarına nasıl duygular besleyeceğini öğrendiğini savunur. Bu da başarılı öğrenme ve başarılı performansın rasyonel ve duygusal gelişiminden kaynaklandığını gösterir (Akt; Seligman, 1998). Literatürde yaygın olarak yer alan pek çok araştırma bireylerin duygusal zeka yeterliliklerine sahip olmalarının önemini vurgulamakta ve eğitimde duygusal zekanın geliştirilmesi gereği kabul edilmektedir. Eğitimde duygusal zekaya iki noktadan hareketle bakmak gerekmektedir. Birincisi öğrencilere bu yeterlilikleri nasıl kazandırabiliriz?, diğeri ise eğitim süreçlerinde duygusal zeka yeterliliklerinden nasıl yararlanabiliriz?

                Bireyde duygusal zekanın geliştirilmek üzere eğitim programlarının aile eğitimi, okul öncesi eğitim, ilk ve ortaöğretim ve yetişkin eğitimi kademelerinin tamamının bu anlayışla yeniden düzenlenmesini gerektirmektedir Bununla birlikte öğrencilerin öğrenmeleri için gerekli ortamların hazırlanmasında duygusal zeka yeterliliklerini temel alan ilişkilere ihtiyaç vardır. Duygusal zeka yeterliliklerinin geliştirilmesine genel anlamda bakıldığında;

• Öğrencilerin kişiliklerinin geliştirilmesinde duygusal zekanın önemi göz ardı edilmemeli ve tüm eğitim kademeleri ve özellikle okulöncesi dönemde özenle programlarda yer almalıdır.

• Ruhsal anlamda sağlıklı bir toplum için çocuk sahibi olmak isteyenlere anne-baba eğitimi zorunlu hale getirilmelidir.

• Öğretmenlerin duygusal zekaya sahip olması uyumlu, saydam, istikrarlı bir yaklaşım ve işbirliği sağlar. Bu nedenle öğretmen yetiştiren kurumlar öğretmen adaylarının duygusal zekalarını geliştiren kurumlar olmalıdır.

• Okullarda yönetici, çalışma ve öğretmenler duygusal zeka değer ve tutumlarını benimseyen bireylerden oluşmaktadır.

• Okul programlarında Öğretim içinde duygusal ve sosyal becerilerin kazandırılmasına yer verildiği gibi, ders dışında da bu etkinlikleri geliştiren programlar hazırlanmalıdır (Örneğin, öğrenci sabah okuluna geldiğinde ilk on dakika içten selamlaşma ve belki sabah sütünün birlikte içilmesi gibi…).

• Duygusal zeka yeterliliklerinin eğitim programlarına yansıtılmasında doğru ve etkili bir yol kullanılabilmesi için kullanılacak uygun yöntem, ortam, strateji ve tekniklerin geliştirilmesi ve yeni öğretim tasarımlarının oluşturulmasını sağlayacak bilimsel çalışmaların artırılması gerekmektedir.

Duygusal zeka geleneksel öğretim ve öğretim tasarımının eksikliklerinin üstesinden gelmeyi deneyen, duygu ve öğretim alanında yeni bir yaklaşım olarak kendini göstermektedir ve her gün biraz daha artarak eğitim sistemine akmaktadır. Böylece sosyal ve duygusal yönden gelişen ve duygusal zeka yeterliliklerine sahip bir birey yaşamda daha mutlu olacak, hem de çevresindeki insanlara mutluluk getirecektir (duygusalzeka.8m.com,2005). Duygusal zekanın öğrenme ve tecrübe ile geliştirilebilir olması eğitimcileri bu konuya yoğunlaştırılmıştır. Ülkemiz şartlarında duygusal zeka eğitiminin gerekliliği aşağıdaki gerekçelerle açıklanabilir(Tuyan ve Beceren, 2005 ); 286 Demet SOMUNCUOGLU

• Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler yeni yetişen neslin seçeneklerini artırmakta ve doğru kararlar alabilmeleri konusunda önlerine çok sayıda alternatifler sunmaktadır.

• Yeni nesil, gelişen ve değişen değer yargılan, milli ve manevi değerler konusundaki yozlaşma, aile içi çatışma, aile baskısı, artan boşanma oranlan gibi sebepler sonucunda bir kimlik arayışına girmiştir.

• Üniversite seçme sınavının içerigi okul müfredatıyla örtüşmemekte ve sınav öwencilerin psikolojik açıdan gUçlU olmasını gerektiren zorlu bir hazırlık süreci gerektirmektedir.

 • Gittikçe zorlaşan hayat şartlan (ailevi sorunlar, işsizlik, ekonomik sorunlar, v.b.) ve  çeşitli nedenlerden kaynaklanan kimlik arayışları karşısında hazırlıklı olamayan yeni nesil okullarda gittikçe yaygınlaşmakta olan alkol, sigara ve uyuşturucu bağımlılığı, çeşitli davranış bozukluklan ve intihar eğilimleri, değişik ideolojilere körü körüne saplanma ve kendini adama, okula devamsızlık, derse ilgisizlik, şiddet gibi bir takım farklı olumsuz eğilimler göstermektedirler.

                            Sınıf içinde pek çok problemle karşılaşan öğretmenlerin bu problemlerini çözebilmeleri ve sorun olabilecek durumları önceden belirleyerek çözebilmeleri, öğretim yöntemlerini ve öğretmen öğrenci etkileşimini daha başarılı bir şekilde kullanabilmeleri duygusal zeka yeterliliklerine sahip olmalarıyla mümkündür. Dolayısıyla bu amaçla öncelikle öğretmenlerin duygusal okuryazar olmaları sağlanmalı ki, öğrencilere hem örnek olabilsin, hem de olumlu öğrenme ortamlarını oluşturabilsin. Öğrencilerin duygusal zeka yeterliliklerinin geliştirilmesinde, yeni öğrenme yaklaşımları benimsenmelidir.

                   Sonuç olarak duygusal zeka  kavramı genellikle duygularının kontrolünde olmak değil, duygularını akıl ve mantık ile en iyi şekilde yönetebilmek ve ilişkilerini daha başarılı hale getirebilmektir. Duygusal zeka yeterliliklerinin neler olduğu konusunda çeşitli uzmanların önerdikleri modeller bulunmaktadır.

DUYGUSAL ZEKANIN IQ’su

  • Aristo, Nikomakus’un Etiği başlıklı erdem, kişilik ve iyi bir yaşam hakkındaki felsefi incelemesinde, duygusal hayatımızı akıllıca yönetmeye çağırıyor bizi.

Tutkularımız; düşüncelerimizi, değerlerimizi, yaşam mücadelemizi yönlendirir ve iyi kullanıldığında bir bilgelik içerirler. Ancak kolayca yoldan çıkabilirler, çoğu zaman olan da budur. Aristo’nun da gözlemlediği gibi, sorun duygusallıkta değil, duyguların ve ifadelerinin uygunluğundadır. Sorulması gereken soru ise şudur:

“ Duygularımızı akılla nasıl birleştirebiliriz? Sokaklarımıza nezaketi, toplumsal yaşamımıza şefkati nasıl taşıyabiliriz?”

        Bizler, binlerce yıl boyunca akılla uğraştık. Aklı anlamak, aklın nasıl işlediğini bulmak, aklın üstünlüğünü sağlamak bizim için önemli oldu. Birçok alanda, akılcılık yıllarca en önemli unsur olarak görüldü. Yalnızca akla başvurulduğundan, serinkanlı akılcılar, buz gibi soğuk dijital beyinler, kontrol altındaki robotlar ortaya çıkarken yürekleri ihmal ederek gün geçtikçe daha kalpsiz olduk. Aklı bu denli önemserken duygularımızı fazla önemsenmedik. Aklı erkeklere, liderlere, komutanlara; duyguyu ise kadınlara, annelere, sanatçılara, sairlere yakıştırdık. Duyguları insanın zayıf yanı olarak gördüğümüz için “duyguların gücü” nü hiç bir zaman bilemedik. İşyerindeki duygularımız ise uzun yıllar boyunca, yöneticiler tarafından örgütlerin rasyonel işleyişini aksatan bir uğultu olarak görüldüler.

    1990 yılına gelindiğinde, New York Times’da, küçük bir akademik dergide biri New Hampshire Üniversitesi’nde, diğeri de Yale’de bulunan John Mayer ve Peter Salovey adlı iki psikolog tarafından yayınlanan bir makalede “duygusal zekâ” diye adlandırdıkları bir kavram ilk kez dile getirildi. O dönemde, hayatta mükemmellik standardı olarak IQ’nun üstünlüğü sorgulanamaz, zekânın genlerimize mi işlendiği, yoksa deneyime mi bağlı olduğu konusunda tartışmalar yapılırdı ki birden bire, hayattaki başarının unsurları hakkında yeni bir düşünme şekli belirdi. Kendini harekete geçirebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, dürtüleri kontrol ederek tatmini erteleyebilme, ruh halini düzenleyebilme, sıkıntıların düşünmeyi engellemesine izin vermeme, kendini başkasının yerine koyabilme ve umut besleme; Neredeyse yüz yıldır, yüz binlerce kişi üzerinde yapılmış araştırmalara dayanan IQ’nun aksine, duygusal zekâ yeni bir kavram olarak literatür de yerini alarak aynı zamanda yeni bir kapı da açtı bizlere.

   Modern çağa ayak bastığımızda hızlı ve yorucu yaşamda insanlar, hızla gelişen teknoloji ile birlikte, karmaşık ilişkiler içinde kendilerini buldular ve duygularını, sorunlarını ifade etmekte sıkıntı ile karşılaştılar. Bu tempoda kişilerin uyumlanabilmesi, mutluluğa ulaşarak doyum sağlayabilmesi duygusal zeka becerilerini kullanmadaki başarısı ile orantılı oldu. Bununla birlikte, okulların ve giriş sınavlarının IQ’ya ne kadar önem verdiği ortadayken, IQ’nun tek başına iş dünyasında ya da hayattaki başarı düzeyini açıklamakta bu denli yetersiz kalması ise  ayrıca şaşırtıcıydı. Bireylerin kendini tanıyarak kontrol ve motive etmesi, isteklerini erteleyebilmesi, duygusal değişimlerini kontrol ederek engellemeler karşısında direnebilmesi, diğer kişilere anlayışla yaklaşarak  onların en derin duygularını sezinleyebilmesi, etkin ilişkiler kurup sürdürebilmesi özellikleri, öğrenilebilir psikolojik ve sosyal yeterlikler olarak karşımıza çıktı. Duygusal zeka adı verilen bu yeterliliklerle birlikte, bizlerin yaşamdaki başarısının ve doyumunun en üst düzeye çıkabileceği  gerçeği ise artık kaçınılmaz oldu .         

  Hepimiz okulda başarılı ama yaşamda mutsuz ve/veya başarısız ya da akademik testlerde başarısız ama sağduyu ve yaratıcılığa sahip, sosyal ilişkileri mükemmel insanlar tanımışızdır. Duygusal zeka (EQ) ile ilgili çalışmalar; akademik yönden parlak zekalı insanların gerek iş, gerekse özel yaşamlarında her zaman en başarılı kişiler arasında olmadıklarını ortaya koymuştur. Uzmanlara göre akademik zeka (IQ)’nın yaşamdaki başarıyı etkileyen faktörler içindeki payı, en kötümser tahminle %4, en iyimser tahminle %20’dir. Bilim adamları IQ dan farklı olarak EQ’yu her zaman ve her yaşta geliştirilip ilerletilebilen öğrenilebilir bir zeka alanı olarak görmektedirler. Uzmanlara göre, duygusal zeka düzeyi kalıtımsal olarak tayin edilmediği gibi, gelişimi de sadece ilk çocukluk dönemlerinde gerçekleşmez. Genel bir kanı olarak, 13-19 arasındaki yaşlardan sonra pek fazla gelişim göstermeyen IQ’nin tersine, duygusal zekanın öğrenilme olasılığı oldukça fazladır ve yaşam boyu gelişmeye devam ederek daha yeterli düzeye ulaşabilir. Aslında duygusal zeka ve IQ arasında bir bağlantı vardır. Duygusal zeka, önemli sorunları çözmek ya da önemli bir karar vermek gerektiği zaman, IQ’nun yardımına koşar ve bunları daha nitelikli biçimde ve çok daha kısa bir sürede yapmayı sağlar.

    Duygular her birimizde vardır ve sadece duygulara sahip olmak günümüz dünyasında yeterli değildir. Bilmeliyiz ki, eğer bizler birey olarak iş, eğitim ya da özel yaşamımızda istediğimiz sonuçlara ulaşmak için duygularımızı istediğimiz yönde akıllıca kullanabiliyor ve istediğimiz sonuçları elde edebiliyorsak kendimizden “duygusal zeki” olarak bahsedebiliriz. Duygusal zeki insanlar olarak da kaliteli yaşamımızın anahtarı olan duygusal zekamız ise duygularımızın enerjisini günlük yaşamımıza ve işimize etkin bir biçimde yansıtarak uygun tepkiler vermemizi sağlayan en kuvvetli yönümüz olmanın haklı gururunu taşımaktadır.

    “Eski bir Japon masalına göre, kavgacı bir samuray günün birinde bir Zen ustasını cennet ve cehennem kavramlarını açıklamaya davet eder. Ancak rahip onu küçümseyen bir tavırla, “Sen eşeğin tekisin. Senin gibilerine zaman harcayamam,” der. Onuru zedelenen samuray, öfkeden köpürerek kılıcını kınından çıkarıp, “Seni bu küstahlığın için öldürebilirim,” diye bağırır. “İşte,” der Zen rahibi sakince, “bu cehennemdir.” Samuray, kapıldığı öfkeyi ima eden ustanın doğru sözleri karşısında irkilir ve sakinleşerek kılıcını yerine koyar. Sonra da eğilip, kendisine kazandırdığı içgörü için rahibe teşekkür eder. “İşte bu da cennettir,” der rahip.”

Samurayın nasıl bir sinire kapıldığını birden fark etmesi, duygunun rüzgârına kapılıp gitmekle bunun bilincinde olmak arasındaki önemli farkı sergiler bize ki Sokrates’in “Kendini bil” öğüdünün zamandan bağımsız güzelliğini de derinden sorgulatır.